Ara

Biyodinamik Kranyosakral Terapi'ye Uzanan Seyahatim


Lise yıllarında, daha doğrusu bizim zamanımızda ÖSS ve ÖYS ile giriş yapılıyordu üniversitelere. O dönem mütercim tercüman olacağım diye tutturduğumu, yok ama senin fen matematik derslerin çok iyi MF'ye yazıl diye yönlendirildiğimi hatırlıyorum. Hadi girdik MF'ye bir hayalden vazgeçip, e şimdi ne olacağım peki? Meslek bilen yok, araştırmamışım etmemişim. O zamanlar hayranı olduğum Örümcek Adam çizgi filminden ilham alıp tamam dedim Genetik Mühendisi olacağım. Sanıyorum ki laboratuarda Venom ile savaşmak için çözümler üreteceğim. Babam bir yandan aman İnşaat Mühendisi olma, kendi dili yanmış, annem bir yandan ah bir İngilizce tıp yazsan derken tercih formunu sınava girmeden önceki akşam saat 11'de doldurduğumuzu hatırlıyorum. Tıp okuyamam yedi yıl, hem uzun hem de ezberim kötü dedim es geçtim. Babamı dinledim inşaat ile makine yazmadım. E geriye bir hayali araya sıkıştırarak yüksek puanlardan aşağıya doğru sıralamak kaldı. Bir de kesin Ankara'da okuyacağım diye hiç İstanbul yazmadım, işe gel sen. O vakitler Antalya'dayız, ben de anadolu lisesinin parlak MF ineklerindenim. Velhasıl o ilk yılın sekmesiyle ODTÜ Mimarlık kazandım, hayaller güp Kuğulu Park'a düştü. Eh dedim o kadar Lego oynamış bir neferim, severim tasarlarız yaratırız dememle okulu bırakmam bir haftamı aldı. Yuvaya geri dönüş, ikinci yıl denemesi bu sefer kesin İstanbul diye İTÜ Elektronik-Haberleşme Mühendisliği. Ben gene dalgalı kur, ilk haftalar bırakmaya niyetlen, hatta ÖSYM formu al ama zor gelsin vazgeç. Güle ağlaya neyse ki bitirdim okulu, mühendis oldum mu? Yok artık daha neler alakam olmadı.


İsyankar lise yıllarında metalcilikten başka ilgimi çeken bir şey de doğa sporları olmuştu, o dönem Antalya'da daha kaya tırmanışı bile yok. Anca alabalık yemeye gidiyoruz Geyikbayırı'na. Geyikbayırı da ülkenin güzide tırmanış bahçelerinden biri şu an. Üniversiteye kapağı atınca hemen gidip yazılmıştım dağcılık kulübüne, İTÜ değil YTÜDAK (Yıldız Teknik Dağcılık Kulübü)ne. Öyle duymuştum, daya iyiymiş. Bir bırak bir devam et derken, dağcılık eğitimlerimi İTÜDAK'ta bitirdim ama fahri YTÜDAK'lı oldum sanırım hep. O dönemlerde dağcılıkta patlama olmuştu. Yalova-Gölcük depremi, büyük facia ve o faciadaki kurtarma çalışmaları yıldızını parlatmaştı tırmanıcıların. Her kulüp eğitiminde vardır ilk yardım ve arama kurtarma.


Nispeten genç bedene yüklenmeye başladım kaya tırmanışı ile, arada dağlara da gidiyordum. Hem yaz hem kış, ağır çantaların altında ezile ezile...zaten boyum bir buçuk, omurgamı en az bir 2 santim kısaltmıştır o kış çantaları. İlk kaybettiğim yer dizlerim oldu, traktör yakalamaya koştururken Sulağan Keler (Aladağlar'da bir mühit) patikasından aşağı dizler bir sızlamıştı. Sonra eve dönüş otobüsünde molaya kalkarken baktım dizler açılmıyor. Katur kutur sesler eklemlerden, sağa sola tutuna tutuna tuvalete gitmeler. Zamanla azaldı etkileri ama dizlerim hala çok sesli koro. Kaya tırmanışında da Ballıkayalar'da (Türkiye'nin ilk spor tırmanış kindergartenında) krimpler moda, sıktıkça sıkıyoruz...metamorfoz başladı parmaklarda. Yukarı gideceğiz ya, anlımız hep gökyüzüne dönük kah tırmanırken kah emniyet alırken. Sürekli boynun arkasının sıkışmasıyla ortaya çıkan rahatsızlığa "Tırmanıcı Boynu" ismini bile verdiler birkaç yıl önce. Gastonun (omuzları kanırttığın bir tutuş şeklinin) hastasıyım, yüklen omuzlara rotatör kaflara. Hiç spor yapmamışım daha önce, antrenman, fizyoloji, anatomi bilgisi eksilerde. Can dayanmaz tabi buna.


Derken iş hayatı başladı, mutsuzluk ortamının içinde de apandistim yeter artık dedi patladı. Sancılı geçen iki ameliyattan sonra 6 ay bekledim tırmanmak için. Karnı baştan aşağı kestikleri için kol yukarı kalkmıyordu, kolu bırak yatakta annem olmadan doğrulamıyordum. Zorunlu aradan sonra gene doğa işlerine dönüş, bu sefer daha da sistematik. Yapay duvarda antrenmanlar, oradan yarışmalara heves etmeler derken yogaya bulaştım. Cihangir Yoga'da girmiştim ilk dersime, Zeynep Çelen'in bir başlangıç seviyesiydi. Orada da devam etti yolum, bir yıl boyunca düzenli derslere girdim. Girdim derken tırmanış hayatının yanında haftada en az dört, haftasonu kampa gitmemişsem toplamda 10 derse katılıyordum. Mağbedim olmuştu sanki stüdyo. Sonra da hocalık eğitimlerini tamamladım, hem *200 hem *300'ü. Zeynep Aksoy'dan temel eğitimi alırken 6 ay boyunca tırmanışı bırakmamı istemişti. Gönüllü bırakmıştım o zaman tırmanışı, e yerine bir şey koymak lazım haftada 20 dersi buluyordum bazen. İşsiz güçsüz sanmayın, beyaz yaka hala devam. Ama sonunda işten güçten ayrılışla şehirden de ayrıldım. İzmir'de bağlantı bağlantıyı doğura doğura düzenli ders vermeye başladım bir şekilde. Tırmanmaya da devam ettim. Osho gruplarına da gidip geliyorum, hem de kişiye özel çevirmenlik yaparak. İlk hayalini kurduğum meslek. Ananem de öğretmen ol derdi, onu da yapıyorum bir yandan. İçeride rahat etmeyen bir şeyler vardı ama, bedenimde hissettiğim. Sakatlık sepet sepet, dirsekler içli dışlı tennisçi golfçü, ben hala kol dengeleri deniyorum. Vinyasa hocasıyım ya....omuzlar, boyun ayrı alem, hele ki sırtım ve sol kaburgalarım çocuk pozisyonunda ujjayi nefes yaparken ağlıyor. Yoga yapa yapa, terapi gruplarına gire çıka bir şey değişti ve tırmanış motivasyonum bitti. Hem enerjim yetmiyordu artık hem de acı fazla gelmeye başlamıştı bedenime. Bir yıl süründüm kararı netleştirene kadar ama sonunda bir İspanya tırmanış faaliyetinde dedim ben en az bir yıl tırmanmayacağım, iyileşeceğim (ki iki yıldır tırmanmıyorum hala). Tırmanışa motive değilseniz devreye giren ilk duygulardan biri korku olabilir, ben son zamanlarda bol bol hissediyordum. Hiçbir zaman çılgın, gözü kara bir tırmanan değildim ama istek bir şekilde götürüyordu yukarılara.


O dönem çevirmenlik işleri bireyselden, grup çevirmenliğine döndü. Oshos Elmas Nefesi eğitimleri için Devapath ve Nalini'ye yardımcı oluyordum. İşte ilk orada Nalini'den gördüm kranyosakralı ve vuruldum. Yoga hocalığının yanına bir masaj tekniği eklemek istiyordum ama ne olduğunu hissedememiştim bir türlü. Derslerde ya da katıldığım eğitimlerde kime dokunsam muhakkak masaj da ver, çok iyi geldi diyordu. Ben ise birilerine dokunmaktan genelde köşe bucak kaçıyordum derslerimde, nadiren bir süredir tanıdıklarıma temas ediyordum. Hele ki ellerle yönlendirme hiç yapmıyordum. Tüm bu itmelerim ta ki kranyonun dinginliğini görene kadarmış. Orada izlediğim seanslarda kabaca görmüştüm terapiyi, sonra araştırmaya başladım. Biyodinamik kranyosakral terapi, ellerle yumuşak dokunuşlarla yapılan, çok nazik ve ince, istilacı ve manipülatif yaklaşımdan uzak, tüm bedenin kendini iyileştirmesini destekleyen ve aslında içerideki sağlığı hatırlatan bir uygulama. Fiziksel olarak merkezi sinir sistemini, beyni, omuriliği ve onu yıkayan beyin omurilik sıvısını etkiliyor. Tamamen en özle yapılan bir çalışma.Hiç seans almamıştım ama devam edeceğim yolun bu olduğunu anlamıştım. Bir buçuk yıl kadar hoca ve eğitim araştırdım. Arada yıllardır takip ettiğim ve eğitim almak istediğim Shiva Rea'nın Prana Vinyasa 200 saatlik hocalık eğitimini tamamladım. Shiva hep sıvı bedenden ve gelgit dalgalarından bahseder öğretilerinde. En sevdiğim akışları da hep su elementi ile ilgili olanlardı zaten. Hatta bir ara, thai yoga masaj çalışırken eğitimde başka bir terapi yöntemi olarak kranyosakraldan bahsetmişti bize. Bir yerlerden bağlantı kurulmaya başladı zihnimde, bu kadim yoginlerin bahsettiği kendini iyileştirme bu olabilir mi?


Gel zaman git zaman derken geçen Mart ayında Facebook'ta bir etkinlik gördüm. İlk hocam olan Zeynep Çelen'in yoga kampı hem de Esin Yardım'ın şifalı dokunuşları ile kranyosakral. Bir içgüdü hemen Esin'i araştırdım internetten, kranyosakral.com sitesini buldum okudum. Bir anda anahtar kilit cuk oturmuş gibi hissettim kendimi. Bir de ne göreyim Nisan ayında BKST (Biyodinamik Kranyosakral Terapi için kısaltma) seviye 1 eğitimi var. Leonid Soboleff veriyor, araştırdım gene ve bir de azıcık bilgi bulunca hakkında internette; sevindim. Her şey o kadar gözümüze sokuluyor ki artık, ilgi çekici yanı kalmadı hiçbir şeyin. Tarihleri de tam da verdiğim hocalık eğitiminin sonuna denk geliyor, boşum. Acele mail attım Esin'e ben de kayıt olmak istiyorum diye. Sağolsun çok samimi ve sıcak yanıt verdi. Benim için doğru adres dedi içim ve eğitimden önce Esin'den bir seans almak için İstanbul'a gittim. Yumuşacık geçti ilk sohbetimiz, akıcı çabasız. Esin de meğer yogaya Prana Vinyasa ile başlamış, ne tesadüf. Vakit geldi yatağa uzanmaya. Uzanır uzanmaz anladım ne kadar ihtiyacım olduğunu iyileşmeye ve dinginleşmeye. Boynumun çözülüşü hala hatırımda, çocukken ilk kez balerinaya binmiş gibi sevinçli çıktım. Üstüne üstlük benden sonra gelen seans da eğitimdeki oda arkadaşlarımdan bir tanesiydi, ayaküstü tanışıverdik. Sonra eve zor gittim ama bir uyku hali bir dinginlik. Ben ise Maslak'tan Bostancı'ya gitmeye çalışıyorum İstanbul yağmur çamurunda, al sana su elementi.


İki hafta sonra eğitime gittim Pastoral Vadi'ye. O bir haftayı uzun uzun anlatabilirim, sanki yazı yeterince uzun olmamış gibi. Sıvı beden ve o sıvı bedenin gelgit dalgalarıyla çalıştık. Ellerimde hissetiğim yaşam, eğitim arkadaşlarım. Leonid ise ne yaptığını bilen, çok bilgili bir terapist. Rus asıllı bir doktor, uzun yıllar Esalen'de kalmış ve kranyosakralı da orada ilk elden öğrenmiş. Esalen o dönemde öncü düşünürlerin, doktorların, psikologların ve terapistlerin birlikte yaşadığı, insan potansiyeli üzerine çalıştıkları bir merkez, Alan Watts da uzun bir süre ders vermiş mesela. Benim Esalen'i bilmem ise Shiva Rea'ya dayanıyor, onun birçok eğitimi oluyordu merkezde. Parçalar tek tek yerine oturmaya başladı. Eğitimin ortalarında anladım ki Prana Vinyasa sistemi de birçok verisini ve pratiklerini kranyosakral temelden ilham almış. Bir anda yoga dünyam aydınlandı. Ama bu aydınlanma benim seans almama kadar sürdü.

Benim seansımda en öne çıkan tıkanıklık boynumdaydı ve onunla çalıştı Leonid. Ben tırmanış ve üzerine yogadan gelen bir sıkışma ya da sakatlık olduğunu düşünüyordum, hatta fazlasıyla ağır eşya taşımaktan. Ancak benim bilinç yüzeyine bilinir hale çıkan olay ise 1999 depreminde yaşadığım korkudan dolayı donup kalmış olmamdı. Evet, o yaz Yalova'da ananemin yazlığında annemle birlikte kalıyorduk. Yazlık dediğim giriş katında minik bir oda aslında, üçümüzde aynı yerde yatıyoruz. O gece yeni dışarıdan gelip uykuya dalmıştık, alıştığımızdan çok sıcak bir havaydı. Yalova hep bir şekilde serin olurdu ama o yaz bunalıp bize pis geldiği için girmeyi bıraktığımız Marmara Denizi'ne bile girmiştik annemle. Annemle yan yana yatarken hatırladığım şey alttan gelen bir darbenin beni önce havaya fırlattığı, sonra da yanal yanal deli gibi bir sallanma yaşadığımız. Çekmeceler girip çıkıyor, televizyon sağa sola gidip geliyor, başıma sıvalar düşüyor, ben bir yandan yalpaya yalpaya üstümü giyiniyorum. Tüm o panikte giyinirken, saat bile takmıştım Casio G-shock (alsana şok), çıkış arayan anneme de yardım ediyordum. Ön kapıya gitmişti annem önce, arada mutfak vardı. O ara kapıyı açıp elini uzatınca Ayça burası yıkılmış duvar var çıkamayız dedi. Sürgü kapılı olan arka balkona yöneldi. Bir yandan ananem yatakta şehadet getiriyor, kafasının üstündeki tablo sallanıp dururken. Sürgü kapının camları kırılmış, annem çıplak ayak basıyor onların üstüne. Ben tabi hemen aman anne diyip terlik giydiriyorum. Sallanma devam ederken evin içinde yürümek baya zor, üstüne bir de kilidi bozulduğu için çaputla bağladığımız kulbu açmak ayrı uğraş annem için. Alüminyum doğramalar da çökmüş tabi, biraz zorlayarak açmıştık kapıları. O ana dek elimi ayağımı kesen bir reaksiyon yoktu vücudumda. Sanıyorum ki sallandık ama herkes bizim gibi çıkacak evden. Dışarı adımımı atmamla birlikte başımı sağa çevirdiğimde gördüğüm manzaranın tasviri çok zor. Bir iki daire yanımızda bizim binanın devamı yeni çökmüştü ve yerden duman kalkıyordu hala Ay'a doğru. Duvarda asılı kalan lavobolar, tuvaletler. Üzerime sıçrayan sular, burnumu kesen gaz kokusu. İşte o an psoaz nedir meğersem deneyimlemişim. Dizlerimin bağı çözülmüştü, yere düştüm düşeceğim. Annemin sesini duydum "Ananeni al, sahile doğru yürü" dedi. Kendi de yan evde kalan büyük teyzeyi, ananemin kardeşini çıkarmaya gitti. Ben "sensiz gitmem diye" geriye baka baka yavaş yavaş ananemle yürüyorum dar arka bahçeden, dizler hala yeni doğmuş ceylan gibi titrek. Aslında tam bir çaresizlik, ölüm hissi, Toprak Ana bizi üzerinden silkelemiş. Onlar da gelince sahile çıkıp ertesi güne kadar sallana sallana beklemiştik, dayım bizi kurtarmaya gelen kadar.


İşte çözüm bulamadığım boyun ağrım sanırım o donma halinden bana miras kalmış, neredeyse tam yirmi yıldır beyin sapıp ve dural tüpüm donukmuş. Tüm yükü sadece boynum taşırken ben bunun üzerine tırmandım, Leonid'in en yapılmaması gerek sakıncalı hareketler arasında saydığı bungee jumpingi hem de birkaç kez yaptım, üzerine yetmedi yogaya gidip kol dengeleri çalıştım. Ne torasik ne de lumbar ağırlığımı taşımak için narin 7 boyun servikal omuruma yardım etmezken. Beynimdeki salgı bezleri bile doğru düzgün nefes alamamışlar, hep bir stres var üzerimde. Tıkanıklık torasiğe, oradan da işte hep bir dar geliyor bana bu sırtım dedirten sol kaburgalarıma kadar yayılmış. Gene de bazı konularda içgüdümü dinlemem sanırım durumumun daha da kötüye gitmesine engel olmuş. Tırmanışta çok sakatlandığım için yogada hep duyarlı yapardım pratikleri, ki sakatlanıp da aman ha tırmanıştan geri kalmayayım diye. En klasik kolları yukarı kaldırıp ellere doğru bakma halinde bile ben hep yere ya da tam önüme doğru bakardım, boynumun arkası daha da sıkışmasın diye. Malum emniyet alırken çünkü uzun dakikalar, bazen de saatler boyunca dar bir açıdan yukarı doğru bakman gerekiyor. Bir de en sevindiğim, kafa duruşunu pratiklerime eklememiş olmam. Çok dengeli ve yumuşak bir şekilde kalkıyor olsam da asana deneyiminde ve sonrasında boynum hep bir sıkışık hissederdi, o yüzden aman bu kalsın demiştim bir ara. Çok nadiren öğretirdim ya da yapardım. Düşünemiyorum bir de yıllardır kafamın üstüne kalkmış olsam herhalde bir bün boynum kırılırmış. Bazı şeyleri bandha mandha da kurtarmıyor, bazı korkular iyi ki orada varlar. İşte o yatakta anladığım şey bu oldu, bir sebepten ötürü organizma kendini korumaya alıyor. Biz yeterince tarafsız bir zihin halinden dinleyebilirsek, bilinç oraya kadar genişleyebilirse o zaman kendimize iyi gelmeyecek hiçbir şeyi yapamıyoruz. İçimiz almıyor, şanı şöhreti geç, artistik fotoğrafları geç, diğer insanların önünde olmayı geç, başarıyı hırsı, bedeni parçalayan her şeyi geç. Yazı çok uzun, evet çünkü benim yırmı yıllık hikayem. Kimlik diye oluşturduğum her şeyin yıkılışı, tırmanıcı kimliği (nereden baksan iyi kötü 15 yılı var), beyaz yaka kimliği ( bu da bir 10 yıl), yoga hocası kimliği (7 yıl ve devam ediyor), ataerkil düzende ben her şeyi kendi başıma yapabilirim kimliği ( bu bebeklikten kalma sanırım)...geriye elde kalan tek şey yumuşak dokular ve senin hissettiklerin.


Hiçbir çalışmada o masada hissettiğim özgürlüğü tatmadım. İçimdeki sağlığı görmek tekrardan, beni onun izini sürmeye itti. Buradan sonra hayat nasıl akar bilinmez, yapmam dediğim her şeyi yapar bir hale geldim. İnsan olarak yumuşadım, tırmanıştan yogaya, oradan da kranyosakrala kadar sürekli dinginliğe giden bir seyahat yolu. Halden memnunum bir de şu patriyarkal sistemde para kazanmak zorunda olmasam. Zor oluyor herkes çok hızlı başarılı olurken, işini kurup para kazanırken inandığın şeylerin peşinde doğruyu yapmaya çalışmak. O zaman Toprak Ana'nın yavaşlığına bağlanmak belki de biz dişiler için en iyisi. Her şeyin vakti gelir diyebilmek, sabra güvenmek. Bir süre daha yoga hocalığına devam, kranyodan aldığım cevherleri pratiklerin özüne indirmeye çalışıyorum. En çılgın kararım da iyileşene kadar ellerimin üzerinde hiçbir şey yapmamak, en fazla 1-2 dört ayak, 1-2 tane de aşağı bakan köpek. İzin vereceğim kol ve sırt kaslarımın erimesine, yumuşak dokularımın iyileşmesi için alana ihtiyaçları var çünkü. Belli bir sakatlığınız varsa ve tam iyileşmeden, kranyo ya da başka bir terapi almış olsanız bile, gene aynı beden parçasına yük bindirir stres altına sokarsanız beden bildiği en iyi şeyi yapıyor; onu ayakta tutan hareket kalıbına geri dönüyor. Siz de yoga gibi sağlıklı bir şey yaptığınız sanarken sadece sakatlık biçimini kuvvetlendiriyor, yumuşak dokuları dondurup, sertleştiriyorsunuz. Yaşam akmıyor yaşam, Prana nerede ben nerede. Görsen bir de yıllardır bedenim işliyor güya, karın tepsi tepsi baklava ( arada uzuuun bir dikişle ve yoklayan kramplarla), omuzlar boğum boğum Sparta. Sıra geldi bu katmanları da soymaya, her bir zırhı çıkarmaya.

Son gelinen nokta, annem boşuna dememiş doktor ol diye...habire anatomi bana artık.


©2018 by KamKrama